NİÇİN AŞIRI YERİZ?
Bir çok faktör aşırı yemeyi motive eder. Bunlardan önemlilerini sıralayalım.
Beş duyunun etkilenmesi:
Şöyle leziz, bizi keyifle yemeye çağıran yemeklerle donanmış bir sofra düşünelim. Salatalar mis kokulu çiçeklerle süslenmiş; çeşitli malzemeler renk uyumuna göre dizilmiş. İştah açan kremalı tatlılar, sevdiğimiz tüm hamur işleri mevcut. Karnımız tok olsa bile ağzımız sulanacak, midemizde açlık sinyalleri çalınacaktır. Hattâ yeni yemek yemiş olsak bile midemizde bu lezzetler için boş yer kaldığı düşüncesi bizde oluşacaktır.
Bu durumun seyrek yaşanmasında pek mahzur olmaz. Ancak her böyle uyarılmayla tahrik edilen iştahımıza uyarsak, aşırı yeme yoluna girmiş oluruz.
Burada yapılması gereken; içimizdeki sese kulak vermemiz, bu yemekleri yememizin uygun olup olmadığını sormamızdır. Yiyeceklere duyulan iştah, doğal olarak içten gelişmelidir, yüzeysel isteklere kapılmamız doğru olmaz.
Reklamlar:
Reklam sektörü ürününü sattırmak için canla başla çalışır. Ürünlerini kadın erkek herkese ulaştırmanın yollarını arar. Tüketicinin duyularına hitap edildiğinde çabucak kandırıldığını ve ürünlerini almaya kolayca ikna edildiğini çoktan keşfetmiştir. Reklamların etkisiyle, yorgun olduğumuzda veya moralimiz bozukken hemen çikolataya ya da kolaya uzanırız. Çünkü enerji ve mutluluk verdiklerini medyadaki reklamlardan işitmişizdir. Markete girdiğimizde yine şuuraltına kazanmış telkinlerle, alışveriş arabasını doldururuz. Bunlar da bizi fazla tüketmeye sevk edecektir.
Şartlanma:
Çocukken özel günlerde veya iyi bir şey yaptığımızda ödüllendirilmek için bize tatlı yiyecekler verilmişse, bu davranışın yetişkinlik yaşlarına taşınması muhtemeldir. Bu defa kendimizi ödüllendirmek için tatlılara uzanırız. Bu yetiştirilmenin bize aşılamış olduğu, bizim dışımızda yönetilen ödüllendirme davranışı sonucunda bedensel rahatsızlıklar (şişmanlama, şeker hastalığı, hazımsızlık gibi) başgösterir. Vücut bu yolla kişiye, yolun yanlış olduğunu ve düzeltilmesi gerektiğini hatırlatır. Artık geçmişteki ebeveynlerin iyi niyetli ödüllerinden vazgeçilmelidir.
Stres:
Zorlu ve sıkıntılı bir iş günü sonunda veya bir problemimiz olduğunda birikmiş stresimizi dağıtmak ve gevşeyip sakinleşmek için yemeğe sarılabiliriz. Çikolata, kek, dondurma, pasta yedikçe yavaş yavaş içimize yeniden huzur ve mutluluk dolduğunu hissederiz. Çünkü bu yiyecekler, endorfin denilen mutluluk hormonu salgılatır.
Kilo problemi olan çoğu kişiler, streslerini tatlı yiyeceklerle yatıştırmaya çalışmışlardır. Halbuki bu yiyecekler önce mutluluk verirler, sonra kan şekerini düşürerek yine halsizliği, başdönmesini ve huzursuzluğu davet ederler. Böylelikle bu yiyeceklere tekrar ihtiyaç duyulur. Kısır döngü sürer gider.
Bunun yerine stres unsurlarından kurtulmayı öğrenmek, strese karşı başka davranışlar geliştirmek gerekir. Hayatımızı değiştirmeliyiz, çünkü bu tatlılar ancak birer yalancı tatmin sayılır.
Bitkinlik:
Aşırı yeme sebepleri arasında bitkinlik de vardır. Gece geç vakitte yemek yiyenler, boşuna bir çaba ile enerjilerini toplamaya çalışırlar. Yine geç vakte kadar çalışanlar, bitkin oldukları zaman aşırı yeme eğilimindedirler. Çünkü yiyecekler, dinlenme hissini andıracak şekilde kan şekerinde geçici bir yükselmeyi sağlar.
Aslında dinlenme ve düzenli egzersiz bitkinlikle mücadelenin en iyi yollarıdır. Yiyecekler, sadece işleri daha da kötü yapacaktır.
Yalnızlık hissi:
Bazen kişi kendini yalnız hissettiğinde yiyeceklere yönelir. Yedikçe kilo alır, bu sefer insanlardan daha çok uzaklaşır.
Alışkanlık:
Kilolu birçok kişinin yemek davranışı da alışkanlığa bağlıdır. Şu anki ihtiyaçlarımıza göre değil de alıştığımız şekilde besleniriz. Sabahları beyaz ekmek, reçel, margarin ve çay; öğle vakti ayaküstü atıştırılan tost ve akşamları yenilen ağır bir yemek. Televizyon karşısına geçince patates cipsleri ve kola da cabası.
Bu yanlış beslenmeye alışmışızdır ve sorgulamak aklımızdan geçmez bile. Halbuki sağlıklı beslenme yolunu sezgilerimize sorarak bulmamız gerekir.
Zaman azlığı:
Hızlı yaşantılı dünyamızın bir yanlışı da yemek yemeye çok az zaman ayırmamızdır. Çoğu zaman öğünleri telaşla yutuverir, farkında olmadan aşırıya kaçarak fazla yeriz.
Halbuki rahat bir halde, sakin bir ortamda, yemeğe konsantre olarak ve her lokmayı yavaş yavaş çiğneyerek yemeliyiz. Yaradan’a bu nimetleri verdiği için şükrederek yemeye başlamalıyız. Böylece sindirim sistemi sakinleşir ve besinleri sindirmeye hazır hale gelir.
Gün içindeki yoğun tempoda zamana karşı yarışarak beslenmek doğru değildir.
İlaçlar:
Psikolojik hastalıkların tedavisinde kullanılan nöroleptiklerin olumlu etkileri çok, ama kilo aldırmak gibi mahzurları da var. Bu tür ilaçları alanlar, ilk 10 haftada 4, onu izleyen yılda da 4-5 kilo daha alıyorlar.
Ayrıca epilepsi, yüksek tansiyon ve şeker hastalığı tedavisinde kullanılan ilaçlarla doğum kontrol hapları ve beta blokerler de, iştah açıyor ve kilo aldırıyor.
Evet, fazla yemenin başlıca sebepleri bunlar.
Böyle problemli anlarımızda sıkıntımızı aşırı yiyerek gidermeye kalkmayalım.
AŞIRI YEMENİN PSİKOLOJİSİ
Yeme aslında insanda içgüdü olarak mevcuttur. Acıkırız ve yeme ihtiyacı duyarız. Böylelikle beslenerek canlılığımızı devam ettirir, enerji sağlarız.
Ancak açlık duygusu sadece içgüdüsel değildir. Öğrenme ile, birçok faktör yeme psikolojisinde etkili olur. İşte yiyeceklerle aldığımız enerji, harcadığımızdan fazla olursa şişmanlık ortaya çıkar.
İç salgı sistemindeki fonksiyon bozukluklarına bağlı olarak da şişmanlık gelişebilir ama bu nadirdir.
Aşırı yemede birçok faktör rol oynayabilir.
Kendi kendini düzenleme yetersizliği:
Şişman kişinin gerçek problemidir. Bu kişilerde açlık-tokluk mekanizması adeta çalışmıyor gibidir. Aşırı yiyen kişiler, açlık duygusuna dayanamadıkları gibi dış faktörlere bağlı olarak sık sık açlık hissederler. Besinlerin görünüşü veya kokusu, yemek saatinin gelişi, son öğünden beri geçen zaman, yiyecek reklamları acıkmalarını, daha doğrusu açlık hissi duymalarını sağlar. Ayrıca, “doyma” duyguları yokmuşçasına çok yerler. Bu durum bir içsel boşluğun, ruhsal-bedensel dengenin bozukluğudur ve duygusal bir eksikliğin belirtisidir.
Şuurdışı motivasyonlar:
Ortak bir temele sahip olsalar da aşırı yemeye yol açan faktörler kişiden kişiye değişir. Bazı vakalarda yalnızlık, sıkıntı ve endişe aşırı yemenin başlıca sebebidir. Kişi yiyerek rahatlar ve problemlerden o an için uzaklaşır.
Bazı durumlarda ise aşırı kilolar, kişinin yetersizlik duygularını gizlemesini veya cinsellikten uzak durmasını sağlar. Şişmanlık sorunu olan kişiler genellikle davranışlarına hakim olamama hissi ve düşüncesi içindedirler; başkaları ile olan ilişkilerinde kendilerini bağımlı hissederler, bedenlerini denetleyemediklerini ve gerçek bir kimliğe sahip olamadıklarını düşünürler.
Stresten kurtulmak için:
Özellikle belli bir yaştan sonra sıkıntılı ve stresli günlerin eğlencesi yemek olabilmektedir. Ayrıca dostlarla buluşmak ve sohbet için sofra başını tercih etmek de bir başka fazla yeme sebebidir.
Çocuklukta şişmanlık
Genellikle kalıtım veya yatkınlığa bağlı olduğu düşünülen bu şişmanlık tipi, gelişimin çok erken evrelerine bağlıdır. Çocuk dünyaya geldikten kısa bir süre sonra ilk ruhsal ve bedensel ihtiyaçlarını fark eder ve her rahatsızlık durumunu ağlama ile ifade eder. Anne, çocuğun her rahatsızlığını ona yiyecek sunarak gidermeye çalışırsa çocuk rahatsızlıkla yiyecek arasında doğrudan bir bağlantı kurar ve ileride de kendisine rahatsızlık veren durumları bir şeyler yiyerek aşmaya çalışır.
Ergenlikte şişmanlık
Ergenlik bireysel kimliğin yeniden tanımlanmasını gerektiren derin değişikliklere yol açar. Ruhsal, bedensel, sosyal değişiklikler, çocuklukta bebeklikten beri var olan kendini yeterince tanımama durumunu daha da ağırlaştırabilir. Böylece yiyecek, ergen için bir sığınma, teselli ve cinsel doyum kaynağı olur. Öte yandan aşırı yemeye bağlı olarak bedensel görüntünün kötüleşmesi bir kısır döngüye yol açar: Endişe aşırı yemeye, aşırı yeme görüntünün çirkinlemesine ve depresyona, bu durum ise endişe ve tekrar aşırı yemeye zincirleme sebep olarak problemi büyütür.
Tepkisel şişmanlık
Tepkisel şişmanlık az ya da çok şiddetli travmatik (örseleyici) bir olayın ardından veya ağır duygusal stres dönemleri sırasında ortaya çıkar. Bu durumda aşırı kilolar yıkım tehdidine karşı bir savunma oluşturur ve kişinin kendini güçlü hissetmesini sağlar. Aşırı yemek endişe ve depresyona karşı bir sığınak fonksiyonu görür. Tepkisel şişmanlık genellikle, daha önceden de hatalı bir şekilde beslenen yetişkinlerde görülür. Yemek yemenin önünü alamayan bu kişiler yeme ihtiyacının nevrotik yapısının bilincindedir. Bu kişilerde duygusal sorunlar genellikle bir huzur ve mutluluk duvarı ile gizlenir.
Ruhsal sorunları dikkate almadan uygulanan bir diyet, kaygı ve depresyonun yüzeye çıkmasına yol açabilir. Bu tip hastalar saldırganlık, öfke, kaygı ve depresyonu kabul etmeyi, bunlarla yaşamayı öğrenene kadar herhangi bir diyeti tam olarak uygulamayı başaramazlar.
Şişmanlık ve gebelik
Bu tür şişmanlık, gebeliğin ve anneliğin reddi ile çocuk kalma isteğinden kaynaklanır. Bu tür kadınların bilinçaltlarında doğum ile boşaltılacakları korkusu yatar, hiçbir zaman yeterli miktarda beslenemedikleri düşüncesiyle kendilerini yiyeceklerle doldururlar. Doğum yaptıktan sonra çocuklara aşırı kaygılı ve koruyucu davranırlar. Ayrıca bilinç dışı dürtülerin etkisiyle çocuklarını bağımlı ve şişman kişiler olarak yetiştirirler.
Glisemik indeks nedir?
Besinlerde bulunan karbonhidratların kan şekerini yükseltme hızına glisemik indeks adı verilir. İçerdikleri karbonhidrat miktarı aynı olsa bile yiyeceklerin kan şekerini artırıcı etkileri birbirinden farklıdır. Bazı besinlerin glisemik indeks değerleri düşük, bazılarının ise yüksek olarak tanımlanır. Benzer besinler içerisinde glisemik indeks değeri düşük olanların tercih edilmesi daha sağlıklı olarak tanımlanmaktadır. Besinlerimizdeki karbonhidratların üçte ikisinin glisemik indeksinin 55’in altında olması tavsiye edilir.
Saflaştırılmış ve rafine şeker içeren besinlerin glisemik indeksi yüksektir. Bunlar kan şekerinde ani bir dalgalanmaya neden olurlar. Hızla ve hemen kana karışan bu besinler, kan şekerinin önce yükselmesine, pankreastan gelen insülin yanıtına bağlı olarak da, bir süre sonra kan şekerinin düşmesine yol açarlar. Bu durum özellikle şeker hastalığı olanlar için son derece sakıncalı sonuçlar doğurabilir.
Besinin lif miktarı arttıkça sindirimi gecikir, midenin boşalma hızı ve kan şekerini yükseltme özelliği azalır. Bu nedenle buğday ekmeği, bulgur, kuru fasulye gibi glisemik indeksi düşük, lif oranı yüksek besinlerin tüketimi önerilir.
Portakal suyunun glisemik indeksi, portakalın kendisinden yüksektir. Portakalın glisemik indeksi 59 iken, portakal suyunda bu oran 67’dir. Hem posası sıkacakta kaldığı için, hem de sıvı halde tüketildiği için portakal suyu kana daha hızlı karışmakta ve kan şekerini daha hızlı yükseltmektedir. O nedenle meyveleri bütün olarak tüketmek, glisemik indeksi düşürmektedir.
Şişmanlığın temel sebepleri
Genetik faktörler: Ailede olması ile şişmanlık ihtimali artmaktadır.
Hormon bozuklukları: Şişmanlık olgularının yaklaşık yüzde 5’inden sorumludur. Bu tip olgular tiroid, hipofiz, böbreküstü bezi gibi iç salgı bezlerindeki hastalıklara bağlıdır.
Yanlış beslenme alışkanlığı: Düzensiz ve aşırı yeme, glisemik endeksi yüksek rafineri (işlenmiş) gıdalarla beslenme
Yaşam şekli: Modern rahatlık sağlayan araçlar (ulaşım vasıtaları, asansör, ısıtma, elektrikli ev aletleri vb) kişilerin bedensel faaliyetlerinde belirgin bir azalmaya yol açmıştır. Bu durum, genellikle yüksek kalorili hazır besin tüketimiyle birlikte, şişmanlığın yaygınlaşmasında etkilidir.
Gebelik: Bu dönemdeki ağırlık artışı kontrol edilmezse anne kilo alabilir.
Çocukluk dönem şişmanlığı: Çocukluk çağında aşırı beslenme, yağdokusu hücrelerinde geriye dönüşü olmayan bir artışa yol açabilir. Bebekliğin ilk döneminde enerji düzeyi yüksek besinlerle suni olarak yoğun beslenmiş çocuklarda bu duruma daha sık rastlanır.
Ergenlik: Bu dönemde beslenme rejiminin dengesini bozan glisemik endeksi yüksek (kan şekerini yükselten)besinler genellikle çok tüketilir. Bedeni faaliyeti yetersiz ve spor yapma alışkanlığı olmayan gençler daha hızlı şişmanlar.
Erişkinde toplumsal ve kültürel faktörler: Mesleki başarı hemen her zaman yenen yemek miktarında artış getirmektedir. Bu durum, az yeme alışkanlığının yerleşmesi gereken bir dönemde yaşanır.
Ruhsal-duygusal faktörler: Ruhsal veya duygusal bozuklukların yol açtığı aşırı besin tüketimi sonucunda da gelişebilir.
ÇOCUĞUMUZDA OBEZİTEYİ
ALTIN KURALLARLA ÖNLEYELİM
Çağın belası obezite artık küçükleri de tehdit ediyor. Ama çocuklarımızın şişmanlamasını önlemek elimizde. Bilimadamlarının bu altın önerilerini uygulayalım yeter.
Dünyanın en saygın kanallarından Amerikan ABC’nin hazırladığı rapora göre, obezite konusunda çocuklar da büyük tehdit altında. Ama onları daha çok küçük yaşta, obezitenin pençesinden uzak tutmak mümkün..
Mutlaka kahvaltı yaptıralım:
Amerikan Diyabet Birliğine göre kahvaltı yapmak gün boyu alınan kalorinin, öğünlere eşit olarak dağıtılmasına ve ani açlık krizlerinin engellenmesine yardımcı oluyor.
Anne sütüyle besleyelim:
Amerika’daki Yale Üniversitesinde yapılan çalışmalarda anne sütünün obeziteye karşı uzun süreli koruma sağladığı ortaya çıktı.
Porsiyonları küçük tutalım:
Onların sizin kadar yemesi mümkün değil. Bu yüzden önlerine büyük tabaklarda gelen yemekleri silip süpürmeye zorlamayalım. Çok çeşitli, ama küçük porsiyonlar hazırlayalım.
Beslenme çantası hazırlayalım:
Böylece okulda satılan yüksek kalorili, gazlı içeceklerden, çikolata ve şekerlerden uzak duracaktır.
Hazırladığınız çantayı beğenmemesi, okul büfesinden alışveriş etmeye devam etmesi halinde gerekirse harçlığını keselim.
Ailece yemek yiyelim:
Evde ailece yenen yemekler genelde daha az şeker, tuz ve yağ kullanılarak hazırlanmış sağlıklı öğünler anlamına gelir. Ayrıca porsiyonlar da restoranlara oranla daha makul boyuttadır.
İçeceklerdeki kaloriye dikkat:
İçeceklerde en az pasta ve çöreklerde olduğu kadar zararlı şeker ve kalori vardır. Kola ya da gazoz yerine su veya süt içirelim.
TV’yi kısıtlayalım:
Televizyon izlemek ya da bilgisayar oynamak, fiziksel aktiviteleri, dolayısıyla kalori tüketimini azaltıyor. Üstelik TV izleyerek sağlıksız yemeklerin reklamlarını daha çok görüp, özeniyorlar.
İyi örnek olalım:
Çocuklar ne görürlerse onu uygularlar. Kendi alışkanlıklarımızı değiştirerek bu kuralların bir yaşam biçimi olduğunu ona gösterelim. Biz de sağlıklı beslenelim ve egzersiz yapalım.
Hareketli olsunlar:
Yürümeye, spor yapmaya, egzersize teşvik edelim.
ŞİŞMANLARIN PSİKOLOJİSİ
Pekçok obez hasta daha çocuklukta alay edilerek ve çevreden kötü davranış görerek büyümüştür. Bu da kendini güvenin azalması ve hayat kalitesinde kötüleşme demektir. Ayrıca obezite genellikle başka hastalıklarla (karaciğer hastalığı gibi) birlikte olur.
Obezite ergenlikte yetişkin çağa kalıcı olma eğilimindedir. Obez çocuklarının en az yüzde 60’ı ve obez ergenlerin yüzde 70-80’i obez yetişkinler haline gelme yolundadır.
Nedense obezler, başta insanlara fizik olarak hep itici görünürler ve karakterlerinin de zayıf olduğu zannedilir. Devamlı olarak kabul edilemez, arzu edilemez, motivasyonsuz, disiplinsiz ve hiçbir işe yaramaz olduklarına dair mesajlarla devamlı bombardımana tutulurlar. Böylelikle de kendine saygıları da örselenmeye başlar.
Bu yüzden fazla kiloya sıklıkla özsaygının azalması eşlik etmektedir. Bunun çeşitli sebepleri vardır:
1- Çoğu kişi (diyet endüstrisi dahil), kilolu insanların özsaygılarının düşük olduğuna ve ancak kilo verilmesiyle özsaygının, özgüvenin ve kendini takdir etmenin yerine gelebileceğine inanır. Obezlerin, kilo verip forma girince, mutsuzken mutlu hale geldikleri düşünülür.
2- Kilolu insanların kişisel disiplinden yoksun oldukları ve kendilerine veya görünümlerine dikkat etmediklerine dair peşin hüküm toplumda yaygındır. Kilolu kişiler sık olarak ikaz edilir ve kendilerine bakmaları söylenir. Bu da özsaygıyı yaralar.
3- Obezler diyet yaparlar, başarısız olunca da başarısızlık kompleksine girerek kendilerini suçlarlar. Kendilerini iradesi zayıf ve isteksiz olarak değerlendirirler, her zaman başarısız olacaklarını zannederler.
4- Çeşitli kültürlerde şişmanlar fizik olarak hoşlanılmayacak insanlar olarak görülmektedir.
5- Medyada sürekli şişmanlık karşıtı mesajlar verilir, obezler başkaları tarafından eleştirilir ve suçlanırlar. Şişmanlıkla ilgili fıkralar da buna eklenirse kilolu insanların özsaygısını azaltan faktörler artar.
6- Obez kadınların normal kilolu kadınlara göre daha az evlendiği, eve daha az gelir getirdikleri ve öğrenim sürelerinin daha az olduğu görülmüştür. Obezlere toplumda ayrımcılık yapılmakta ve işe kabul edilmeleri daha zor olmaktadırlar.
Kötü özsaygının sonuçları
Özsaygının düşük olmasının kilolu insanlar için önemli ve zararlı sonuçları vardır. Bunların bazıları:
1- Zayıflamak için uğraşan şişmanlar tüm faaliyetlerini erteleme eğilimindedirler. Çünkü zayıf bir vücut ile hayatın zorluklarına daha iyi karşı koyabileceklerini zannederler. Bundan dolayı sosyal olaylardan, kariyer fırsatlarından, seyahatten, ilişkilerden ve hattâ kendine yakışan elbiseler almaktan sakınırlar.
Hayatı gönlünce yaşamayı geciktirirler. Bunun tehlikeli tarafı, obezlerin çoğunun “ideal” zannettikleri kiloya erişemeyecek olmalarıdır. Yani hayatlarını beklettikçe, amaçlarına ulaşmaları da genelde imkânsız hale gelmektedir.
2- Kilolu insanlar genellikle kendilerini küçümserler ve bu da onların hayatlarının değişik sahalarında özellikle ilişkilerinde, kötü tercihler yapmalarına ve isabetsiz kararlar almalarına yol açar. Kilolu kadınlar bilhassa kendilerine karşı cinsten gösterilen ilgi sebebiyle minnettar olup ideal olandan uzak bir beraberliğe girebilir.
Aynı durum, iş gibi diğer alanlarda da vukubulur. İş hayatında hem görev ayrımcılığının hem de aşağılık hissinin bunda katkısı vardır. Ne yazıkki özgüvenden yoksun olan bu insanlar risk ve zorluklar içeren fırsatlara girmekten kaçınırlar.
3- Kadın-erkek beraberliğinde hep zorluk yaşanır. Muayenehaneye gelen şişman hanımlardan sık olarak şunu duymuşumdur: “Kocam beni kilolu olarak kabul ettiğini ve sevdiğini söylüyor, ama beni çekici görmediğinden eminim.”
4- Birçok kilolu şahıs diğer insanların kendisinden hoşlanması amacıyla çevresini memnun etmeye çalışan birisi olur. Bu şekilde fazla kilolarını saklamak için fazladan görev yapma mecburiyeti hissederler. Bazı kimseler için hep fedakarlık ederler ve kendi ihtiyaçları konusunda ısrarcı olmazlar.
Ne yapmalı?
Kilolu olmak özsaygıyı azaltır. Kişinin kendisine saygısı olmadığında kilo vermesi de güç olacaktır. Çünkü kendine özen gösteren insanlar fizikleriyle de iyi bir şekilde ilgilenirler. Düşünce tarzı şöyledir: “Eğer kendime değer veriyorsam, dış görünüşümle de ilgilenmeliyim.”
Tam tersine özsaygısı düşük olanların kendine bakma motivasyonları da eksiktir.
Kilolu bireylerin vücutlarını kabul edebilmeleri için tek yol kilo vermek değildir. Kilolarını ve bedenlerini olduğu gibi kabul etmek, kendilerini bu halleriyle sevmek ve benimsemek hem hayatta mutlu ve başarılı olmada hem de kilo vermede gereklidir, bunu yapmak da mümkündür. Çünkü sevgi, saygı ve özsaygıyı hak etmek için kesinlikle zayıflamaya ihtiyaç yoktur. Buna inanmak şarttır.
30 Mart 2008 Pazar
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder