29 Mart 2008 Cumartesi

ÇOCUKLARIMIZ NEDEN BAŞARISIZ

Çocuklarımız Neden Başarısız


Ali Çankırılı

Aileler Köle Zihinli Çocuklar Yetiştiriyor
Bir Öğretmen arkadaşımız anlattı. “Okulların açıldığı gün bir anne elinden tuttuğu çocuğu ile birlikte sınıfa girdi. Benim içeride olduğuma aldırış etmeksizin ön sırada oturan bir çocuğu kaldırdı; yerine kendi çocuğunu oturttu. Sonra bana döndü, ‘Çocuğumu buradan kaldırmayın; ön sırada otursun.’ dedi. Ağzım bir karış açık kaldı. ‘Çocuk’ dediği ortaokul üçüncü sınıf öğrencisiydi...” Bu olayın tamamını ve yorumumuzu başka sayımızda vermeye çalışacağız.
Ailelerimiz, farkında olmadan köle zihinli çocuklar yetiştiriyorlar. Köle zihinlerin kendilerine güveni olmadığı gibi; kişilik de kazanamazlar. kendi başlarına bir karar veremez; yeni bir şey üretemezler. Çünkü; neyi, nasıl ve ne zaman yapacaklarına hep anne-baba karar vermekte; çocuk sadece verilen emre uymaktadır. Dikta ve militarist rejimlerde insanlar düşünmeyi unutur, zihin tembeli olurlar.
Konuyu sosyolojik açıdan ele aldığımızda, devlet modelimizle aile modelimizin paralellik arzettiğini görüyoruz. Devlet “Baba”dır. Baba ne derse o olur. Eğitim devlet babanın tekelindedir. Okullarda neyin, ne zaman ve nasıl okutulacağına milyonların adına ve milyonlara sormadan birkaç atanmış seçkin insan karar vermektedir.
Rahmetli Prof. Mümtaz Turhan Hoca’nın çok güzel bir tesbiti vardı: “Avrupalı gibi giyiniyor, Avrupalı gibi eğleniyor, Avrupalı gibi tüketiyoruz; ancak Avrupalı gibi düşünemiyoruz. Avrupalının ilmî zihniyetini kazanamadığımız için üretemiyor, buluş yapamıyoruz.”
Hayır, gençlerimiz saygısız değiller. Saygı istenilmez, verilir. Zoraki saygının hiçbir değeri yoktur. Bilgi ve düşünce yönünden bizden çok ilerideler. Daha serbest ve daha hür düşünüyorlar. Onlara yetişemediğimiz için, anlamakta zorluk çekiyoruz. Bizim dar kalıplarımıza girmedikleri için kızıyoruz. Çağımız, hür düşüncenin ve bilginin hâkim olduğu bir çağ. Çocuklarımız hızlı öğreniyorlar. “Multimedya” sayesinde bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı. Ciltler dolusu bilgi bir CD’e sığıdırılıyor. İnternet, bütün bilgi kaynaklarını evlere kadar getirdi. Dünya bilgi çağını yaşıyor.
Ekonomik durumu çok iyi olan bir baba, çocuğuna en iyisinden bir bilgisayar aldığı halde, internete abone olmasına izin vermiyordu. Baba yakın bir aile dostumdu. Çocuk bana şikayete geldi. “Ali amca, dedi, babam internete abone olmamı istemiyor. Lütfen, kendisiyle konuşup ikna eder misin?” Babayla konuştuğumuzda çok ilginç bir sebep gösterdi. “İnternette çok kötü, ahlâk bozucu siteler ve muhabbet kanalları varmış; bu yüzden istemiyorum,” dedi. Doğrudur. Her sahanın korsanları ve fırsatçıları olduğu gibi; multimedyanın da fırsatçıları vardır. Gençlerin sırtından para kazanmak için akla gelmedik oyunlara baş vuruyorlar. Ancak, bu yüzden çocuklarımızı teknolojinin nimetlerinden mahrum edemeyiz. Çocuklarımıza baskı yapmadan iyiyi, doğruyu, güzeli anlatalım. Sevdiğimizi ve onlara değer verdiğimizi her fırsatta gösterelim. Yanlış yapmalarından korkmayalım. Eğer ellerine doğru ölçüler vermiş isek; bilgiyi seçerek alacaklar, yanlış yapmamaya dikkat edeceklerdir. Seçerek almak çok önemlidir. Hedefsiz ve ölçüsüz bilgi toplayan bir insanın, okullarımızda olduğu gibi aklı, kısa zamanda ilim çöplüğü haline gelir. Topladığı bilgilerin ne kişiye ne de topluma bir faydası dokunmaz.
Güdümlü Kişilikte Sorumluluk
ve Hür Düşünme Gelişmez
“Deneme yanılma” iyi bir öğrenme mekanizmasıdır. Kişi, ancak deneyerek kendi kabiliyetlerini keşfeder. Dehanın önündeki en büyük engel, müdahaledir. Devamlı müdahale ettiğiniz, neyi, nasıl ve ne zaman yapacağını siz empoze ettiğiniz zaman deha kendisini gösteremez. Deha, alışılmışın dışında yeni bir tarz geliştiren ve yeni bir görüş üreten yetenek demektir. Onun içindir ki; bütün yenilikleri ve buluşları dahilere borçluyuz.
Çocuklarınız neden ders çalışmaktan zevk almazlar bilir misiniz? Tepelerine dikilip siz ders yaptırdığınız için. “Daha dersini yapmadın mı?” dediğiniz için. “Ödevini yapmadan sokağa çıkamazsın!” dediğiniz için.
Çocuklar zayıf aldıkları zaman neden üzülmezler? Bir başka deyişle, neden iyi aldıkları zaman sevinmezler? Çünkü zayıf ve iyi notlar sizin için daha önemlidir de ondan. Bir öğretmen arkadaş anlattı: “Bir öğrencim takdir belgesi alırken hiç sevinmemişti. Sebebini sordum. Güldü. Annem sevinsin; ne diye ben sevineyim! dedi. Takdir belgesini eline alıp; kızım taktir aldı diye arkadaşlarına hava atacak...”
Her çocuğun başarısızlığı kendine özeldir. Bir başka deyişle, başarısızlığın sebebi çok çeşitlidir. Aileden kaynaklanabileceği gibi, okuldan da kaynaklanabilir. Suçu çocuğa yükleyerek, “bu çocuk tembel, bu çocuk sorumsuz!” diyerek problemi çözemeyiz. Hem çocuğu, hem ders konusunda onunla ilişki içinde olan kişileri (anneyi, babayı, kardeşlerini, arkadaşlarını, öğretmenlerini) incelememiz ve onların görüşlerine baş vurmamız gerekir. Başarısızlığın sebebi her zaman psikolojik değildir. Göz ve kulak rahatsızlığı gibi fizyolojik de olabilir. Bize getirilen bir olayda bütün ihtimaller üzerinde durur; problemin sebebini bulmaya çalışırız.
Çocuğun sıkıntılarını, endişelerini, korkularını, fobilerini ve bunların yansımaları olan davranış bozukluklarını bir buz dağına benzetirsek; başarısızlık sadece suyun üzerinde görünen kısmıdır. Çoğu anne babalar ve öğretmenler, sadece çocuğun başarısıyla ilgilenir; gerisini merak etmezler. Bize gelen anne babalar; “Bu çocuk ders çalışmıyor, bizi dinlemiyor; aman doktor buna bir çare bulun,” derler. Aileyi tanımak için soru sormaya başladığımız zaman da şaşırır; tepki gösterirler: “doktor, çocuğu inceleyesin, tembelliğine bir çare bulasın diye geldik; bizi hesaba çekesin diye değil!”
Bize getirilen çocukları ve ailelerini incelediğimiz zaman, çoğu kez, karşımıza çıkan gerçek şudur: Anne babalar çocuklarını yeterince tanımıyorlar. Çocuğun kendisine güveni yok, dış dünyadan kopmuş, içine kapanmış, hayal âleminde yaşıyor. Ancak anne baba bundan memnun; “Çocuğumuz çok efendi, çok sakindir, karıncayı incitmez. Tek şikayetimiz yeterince ders çalışmaması,” derler. Üstün zekâlı, hareketli, okuldaki eğitimi yetersiz, verilen ödevleri saçma ve sıkıcı bulan bir çocuk da ailede şikayet konusu olabiliyor. “Bu çocuk çok yaramaz; ders çalışmıyor, her şeye itiraz ediyor,” derler.
Başta aile olmak üzere bütün eğitim kurumlarında bilgi çağına ve hür düşünceye uygun yeni bir anlayışa ihtiyaç vardır. Eski “buyurgan ve dayatmacı” zihniyetle gelişmemiz mümkün değildir. Emirlerle yönetilen bir sistemde tartışma ve eleştiri yoktur. Tartışma ve eleştiriye kapalı olan sistemlerde (Eskiden Demir Perde ülkelerinde olduğu gibi) hem teknolojide hem de fikir plânında yeni şeyler üretilemez. Çünkü toplum adına ve bütün kurumlar adına elit bir tabaka düşünmektedir. Niyetimiz rejim tartışması açmak değildir. O siyaset adamlarının işidir. Biz, eğitimci olarak, çocuklarımızın önündeki engelleri açmak istiyoruz. Çocuklarımızı başarısız duruma düşüren olumsuz şartları dile getiriyoruz.
Eğitim ailede başladığına göre, bu iş yine aileye kalıyor. Değişim ailede başlarsa ancak başarılı olur. Her şeyi devletten bekleme anlayışı ile hareket edersek yerimizde saymaya devam ederiz.



Çocuklarımız Neden Başarısız?
Ali Çankırılı
Başarısızlık korkusu
Bir öğretmenimiz anlatıyor: “Faydalı olduğuna inandığım bir yöntemim vardı. Ders anlatırken öğrencilerin dikkatini taze tutmak için rastgele bir öğrenciyi kaldırıp soru soruyordum. Bildiği zaman artı veriyor, bilmediği zaman da eksi veriyordum. Bir müddet sonra artıları ve eksileri topluyor, sözlü notuna dönüştürüyordum. Kaldırdığım öğrenci sorunun cevabını bilemediği zaman, soruyu açık artırmaya çıkarır gibi, “Kim cevap verecek?” diye soruyordum. Bazen çocukları kızıştırmak için, ‘bilene iki artı vereceğim’ diyordum. Bilemeyen yine eksi alıyordu tabii ki.
Bir gün zeki ve başarılı olduğuna inandığım bir öğrencime, ‘Neden sen parmak kaldırmıyorsun? Doğru cevap verip iki artı almak istemiyor musun?” dedim.
–Hayır, istemiyorum, dedi.
–Neden?
–Çünkü bilemezsem eksi alacağım.
Bu cevap bana yöntemimin yanlış olduğunu hatırlatıyordu. En başarılı öğrenci bile yanlış cevap verme korkusu taşıyor; başarısız duruma düşmek istemiyordu.
–Peki, dedim, sen öğretmen olsan ne yaparsın?
Bu soruyu beklemiyor olacak ki; biraz düşündü.
–Ben öğretmen olsam, bilene artı veririm; ama bilemeyene eksi vermem, dedi.
Diğer öğrencilere döndüm:
–Siz ne düşünüyorsunuz? dedim.
Bütün sınıf anlaşmışçasına;
–Biz de arkadaşımız gibi düşünüyoruz, dediler.
–Tamam, dedim, bundan sonra bilemeyene eksi vermeyeceğim.
Öğrencilerin hepsi bu cevabımı ayakta alkışladı.
Artık zevkle ders anlatıyorum. En zayıf öğrenci bile, eksi alma korkusu olmadığı için, sorduğum soruya parmak kaldırıyor.
Her Yerde ve Her Zaman
Başarılı Olamayız
Başarı değerli bir sonuçtur. Her değerli şey gibi, o da kolay ve çabuk elde edilmez. Başarı elde etmek için çok çalışmak ve azimli olmak gerekir. Ancak bilmemiz ve öğrencilerimize anlatmamız gereken bir gerçek daha var: Her insan, sadece okul sıralarında değil, hayatın her alanında başarılı olmak için çalışır. Ancak her çalışma başarı ile sonuçlanacak diye bir kural yoktur. Başarı kadar başarısızlıklar da hayatın gerçeklerindendir. İnsan hayatında başarısızlıkların sayısı başarılardan daha fazladır. Akıllı ve azimli insan, ümitsizliğe yani ‘yapamam’ tuzağına düşmez. ‘Ben de yapabilirim’ der. Başarısızlıklardan aldığı ders ve tecrübe ile işe daha sıkı ve daha dikkatli sarılır. Başarıyı yakalayınca kendine güveni artar. ‘İşte yaptım’ der.
Araştırmalar, en serbest bildiğimiz özel okullarda bile çocukların öğretmenlerden korktuğunu gösteriyor. Öğretmen burada semboldür. Asıl korku, örğretmenin şahsında başarısız olma ve aptal durumuna düşme korkusudur. Bir öğrencinin diğerine yaptığı en büyük hakaret, ona ‘aptal’ demesidir. Aptal! Çocuklar bu utanç verici korkunç kelimeyi acaba nereden öğreniyorlar dersiniz? Tabii ki öğretmenlerden ve anne babalardan. Okulu, ders kitaplarını, ödevleri ve sınavları sevimsiz hale getiren başarısızlık korkusundan başka birşey değildir.
Zaman zaman anne babalara ve öğretmenlere soruyorum: “Siz ödev yapmaktan zevk aldığını söyleyen öğrenci gördünüz mü?” Bugüne kadar “Evet” diyen çıkmadı. Hemen arkasından ekliyorum: “Peki çocuklarımız neden ödev yapmaktan zevk almazlar?” Tahmin edeceğiniz gibi, bu sorum da cevapsız kalıyor.
İsterseniz size de bir soru sorayım: “Çocuklar neden yüksek not alınca sevinirler?” Diyeceksiniz ki; “Başarılı oldukları için.” Hayır, efendim. Aptal durumuna düşmekten, anne babanın ve öğretmenin küçük düşürücü sözlerinden kurtuldukları için sevinirler.
Anne Babalar Çocuklarını Tanımıyorlar
Bize müracaat eden anne babaların büyük çoğunluğu, çocuklarının başarısız olduklarından yakınmakta. “Çocuğum zeki, istese sınıfının birincisi olur; ama sanki bana inat ders çalışmıyor.” diyordu bir anne. “Çocuğumu tanımakta zorluk çekiyorum. Orta okulda her dönem taktir alan oğlum; liseye başlayınca sınıfın en tembeli oldu çıktı. Ders çalışmıyor. Sözümü dinlemiyor. Evden para çalıp atari salonlarına gidiyor.” diyordu bir başka anne. Babalar, anneler, öğretmenler ve aile büyükleri ağız birliği etmişçesine çocuklardan, özellikle gençlerden, şikayetçi: “Efendim, bizim zamanımızda saygı vardı; öğretmenlerimizi görünce kaçacak delik arardık. Büyüklerimize karşılık vermezdik. İmkanlarımız kısıtlıydı. Gaz lambasının ışığında ders çalışırdık. Şimdiki gençler, hem saygısız hem de sorumsuz; ellerindeki imkanların kıymetini bilmiyorlar.”
Bir rehber öğretmen anlatıyor: “Karnelerin dağıtıldığı gün odama gözyaşları içinde bir genç girdi. Elindeki karneyi bana uzatarak; ‘Hocam, şu karneye bakar mısınız?’ dedi. Baktım. İki dersi dört, diğerleri beş ve sadece coğrafyası birdi. Güldüm. ‘Gülme, hocam! dedi; ben bu karneyi eve nasıl götüreceğim?” Genç haklıydı. Bütün derslere kafası çalışıyordu da sadece coğrafyaya mı çalışmıyordu? İşin doğrusu, bu zayıf, çocuğun değildi; öğretmenindi. Genç anlatmaya devam etti: “Hocam, coğrafyacı bana taktı bir kere, ‘Ağzınla kuş tutsan, benden ikiden yukarı not alamazsın!’ diyor. Genci teselli ettim. ‘Üzülme, hocanla görüşürüm.’ dedim. Nitekim coğrafya öğretmeni ile görüştüm; fakat umduğum sonucu alamadım. Arkadaş, gerçekten bu öğrenciye takmıştı. anlattığına göre, olay çok basitti. Öğrenciye bir davranışından dolayı özür dilemesini istemiş; o da “Ben özür dileyecek bir şey yapmadım.” demiş. Bütün mesele, öğretmenin psikoloji bilmemesinden kaynaklanıyordu.”
Rehber öğretmen haklıydı. Coğrafya öğretmeni yanlış meslek seçmişti. Eğitimcilik bilgi, sabır ve fedakarlık isteyen bir iştir. Çoğu gençlerimiz, ideali ve arzusu öğretmenlik olmadığı halde sadece puanı tuttuğu için eğitim fakültelerine kayıt yaptırmaktadır. Bizzat, yakından tanıdığım bir arkadaşımın çocuğu bana itiraf etmişti. “Amca, demişti; yeri boş kalmasın diye son sıraya yazdığım eğitim fakültesine puanım tutmuş. Ne yapayım, boşta kalmamak için kayıt yaptıracağım. Seneye belki bu puanı da alamam.”
Uygulanmakta olan üniversiteye giriş sınavları, adı ne kadar değişirse değişsin (ister ÖSS, ister ÖYS olsun) lise müfredatını referans almaktadır. Bir başka deyişle, üniversiteye giriş sınavlarının temeli sözel ve sayısal bilgiye dayanıyor. Öğretmen yetiştiren eğitim fakülteleri, öğrenci alırken, sözel puana öncelik vermektedir. Benzetmem hoş olmayacak, ama gerçek o ki; papağan bir öğrenci eğitim fakültesine girecek bir puanı kolaylıkla elde edebilir. Diğer bölümlerin durumu da bundan farklı değildir. Neden? Çünkü bütün üniversiteler, birkaç bölüm istisna, giriş sınavında alınan puanlara göre öğrenci seçmektedir. Eğitim fakültelerine kayıt yaptıran öğrencilerden acaba yüzde kaçı gönlünde öğretmen olma arzusu taşıyor? Yüzde kaçı, tercihini yaparken, birinci sıraya eğitim fakültesini yazmıştı? Gerçek bir istatistik çıkarılmış olsaydı, emin olunuz, sorunuzun cevabını hiç de iç açıcı olmayacaktı.
Burada araştırmalarla sabit bir gerçeği dile getirmek zorundayız. Bize gelen başarısız öğrenci vakalarının yüzde yetmişi maalesef öğretmen merkezlidir. Daha açık bir ifadeyle, çocuklarımızın okulda başarısız duruma düşmelerinin birinci sebebi, yanlış meslek seçmiş olan öğretmenlerdir. Eğitime gönül vermiş, işinin ehli öğretmenlerimiz maalesef çok azdır. Öğrencileri okuldan soğutan ve başarısız duruma düşüren ikinci faktör de çağın gerisinde kalan eğitim sistemimizdir.
Eğitimin Temeli Ailede Atılır
Eğitim ailede başladığına göre; anne babalar da en az öğretmenler kadar sorumludur. Eğer çocukta bir yanlışlık varsa; herkesten önce bunun sorumlusu anne ve babadır. Her anne baba, çocuğun hatalı bir davranışını gördüğü zaman, kendi kendine, ‘Ben nerede yanlış yapıyorum?’ sorusunu sormalı ve bunun cevabını aramalıdır.
Bir anne, yana yakıla anlatıyordu: “Ah, Efendim! Benim çocuğum kötü arkadaşlarının kurbanı oldu. Gül gibi bir çocuktu. Derslerinde çok başarılıydı. Sözümden dışarı çıkmazdı. Bir gün, ‘Aradaşlarımın bilgisayarı var; bana da bir bilgisayar alın.” dedi. ‘Durumumuz şimdi müsait değil; paramız olunca alırız.’ dedim. Zamanla çocuğun huyu değişti. ‘Arkadaşlarla ders çalışacağım.’ diyerek sık sık benden izin almaya başladı. Verdiğim harçlığı az buluyor; daha fazla istiyordu. Birkaç defa çantamdan habersiz para alınca şüphelendim; kendisine sezdirmeden takip ettim. Meğer, ders çalışmaya gidiyorum bahanesiyle evden çıkıp atari salonuna gidiyormuş. Çocuğum hiç yalan söylemezdi. O kadar üzüldüm ki, anlatamam. Babası akşam eve gelince durumu anlattım. Çocuğu tekrar eve bağlamak için bir bilgisayar almaya karar verdik. Kötü arkadaşlarıyla ilişkisini keseceğine ve atari salonuna gitmeyeceğine dair söz verdiği taktirde kendisine bir bilgisayar alacağımızı söyledik. Özür diledi, söz verdi...
Hikayenin devamını tahmin ettiğim için anneye sordum:
–Bilgisayar aldığınız halde, o yine evden kaçmaya ve arkadaşlarıyla buluşup atari salonuna gitmeye devam etti; değil mi?
Anne, şaşkın bakışlarla;
–Evet... dedi; nasıl bildiniz?
–Bakın, hanımefendi; dedim. Eskilerin bir sözü vardır: “Gönül ne kahve ister ne kahvehane; gönül ahbap ister kahve bahane.” Kahvehanelerin önünden geçerken bir bakın içeriye. onlarca insan, sigara dumanına ve gürültüye aldırmadan saatlerce oyunlarına ve sohbetlerine devam ederler. Bu insanların çoğu evli, çoluk çocuk sahibi. Evlerinde olmaları gerekirken, burada ne işleri var? Olay basit. Evlerinde bulamadıkları muhabbeti ve huzuru burada buluyorlar da ondan.
Aynı şey çocuğunuz için de geçerli. Bilgisayar ve atari bahane. Çocuğunuz evinde huzurlu değil. Atari salonu ona daha çekici geliyor. Sizden bulamadığı yakınlığı arkadaşlarından buluyor. Siz, onlara, ‘kötü arkadaş’ diyorsunuz ama çocuğunuz öyle düşümüyor. Sizi üzme pahasına onlarla görüşmeye devam ediyor.
Aileyi inceledikten sonra olay daha da açıklık kazandı. Çocuktan önce, anne babayı bilgilendirmemiz gerekiyordu. Çünkü, baskıcı bir anne baba vardı. Evde çocuğa söz hakkı verilmiyordu. Çocuğun kişiliği gelişmemişti. Onun adına her şeye anne baba karar veriyordu. Anne baba yanlış yaptıklarının farkında değildi. Kendilerine bunu hatırlattığımızda; “Aa biz onun için doğru olanını yapıyoruz.” savunmasıyla karşılaştık. Maalesef, çoğu anne babalar yanlış yaptıklarını ancak çocuk ergenlik çağına girince anlıyorlar. Olayımızda, annenin, “Gül gibi bir çocuğum vardı.” sözleri bu gerçeği çok güzel ifade ediyordu.

Hiç yorum yok: